Ticari Davalar

September 17, 2016

 

Ticari davanın sınırları ilk olarak Mülga Ticaret Kanununda çizilmiştir. 1926 tarihli Ticaret Kanunda hangi davaların ticari olacağı noktasında bir hüküm veya sınır belirlenmemiş ancak bu sınır ilk defa  Mülga Ticaret Kanunu ile gündeme gelmiştir. Nitekim, Mülga Ticaret Kanununun 4. maddesinin hükümet gerekçesinde “... maddi hukukun tatbiki bakımından ticari işler kavramına giren bütün meseleler değil, yalnız mahiyet ve bünyesi itibari ile yargıcın özel bir ihtisasına ihtiyaç gösteren meseleler ticari dava olarak vasıflandırılmıştır” denmek suretiyle bu sınır belirlenmiştir.

 

Yürürlükteki Ticaret Kanunu da aynı anlayışı devam ettirmiş, her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan davaları ve çekişmesiz yargı işleri ile tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın 4.1. a-f maddesinde gösterilen hususların da ticari dava olacağı kabul edilmiştir. Buna göre Yürürlükteki Ticaret Kanunun 4 maddesi incelendiğinde iki ana tür ticari dava olduğu görülmektedir.

 

Türk Ticaret Kanununa (TTK m. 1,1) göre; Türk Ticaret Kanunu, Türk Medenî Kanununun ayrılmaz bir parçasıdır. Bu kanundaki hükümlerle, bir ticarî işletmeyi ilgilendiren işlem ve fiillere ilişkin diğer kanunlarda yazılı özel hükümler, ticarî hükümlerdir. Hakkında ticarî bir hüküm bulunmayan ticarî işlerde mahkeme, ticarî örf ve âdete, bu da yoksa genel hükümlere göre karar verir (TTK m. 1,2).Türk Ticaret Kanununda düzenlenen hususlar, ticarî iştir. Ayrıca, bir ticarî işletmeyi ilgilendiren bütün işlem ve fiiller de ticarî işlerdendir (TTK m.3).

 

Türk Ticaret Kanununun 4 üncü ve 5 inci maddelerinin üst başlığı (IV), “ticarî davalar, çekişmesiz yargı işleri ve delilleri”dir. Türk Ticaret Kanununun 4 üncü maddesine göre ticarî davalar şunlardır:

 

Her iki tarafın da ticarî işletmesi ile ilgili hususlardan doğan davalar, ticarî davadır (TTK m,4,l/ilk yarım cümle). Ticarî işletme, esnaf işletmesi için öngörülen sının aşan düzeyde gelir sağlamayı hedef tutan faaliyetlerin devamlı ve bağımsız şekilde yürütüldüğü işletmedir. Bir ticarî işletmeyi, kısmen de olsa, kendi adına işleten kişiye tacir denir (m. 12,1).

 

Bir tacirin borçlarının ticarî olması yolundaki ticarî iş karinesini düzenleyen 19 uncu maddenin birinci fıkrası gereğince her iki taraf için ticarî saydan hususlardan doğan hukuk dâvalar, ticarî davadır. Bu tür davalara nisbî ticarî davalar da denir.

 

İki tarafı da tacir olan bir işlem, eylem veya iş, iki tarafın da ticarî işletmesi ile ilgili ise, o iş ticarîdir ve çıkan uyuşmazlık, ticarî dava sayılır (TTK m. 19,1). Söz konusu iki şartlar seçimlik değildir; iki şartın da bir arada olması gerekir.

 

Çalışmamızın birinci bölümünde; ticari dava türlerini güncel Yargıtay kararları ışığında inceledikten sonra, ikinci bölümde ticari davaların görüleceği mahkeme olan “ticaret mahkemesi” dolayısıyla Ticaret Kanunu md. 5’e değinip son olarak da ticari davalarda uygulanacak usul ve kanıtlarla ilgili olarak kısa bir bilgi vereceğiz.

 

I- TİCARİ DAVA TÜRLERİ

 

A- Mutlak Ticari Davalar

 

Mutlak ticari davalar kendi içinde iki gruba ayırılırlar. Bu tür davaların bir kısmı Ticaret Kanunu 4.1 maddesinde altı bent halinde sayılan dava çeşitleridir. Mutlak ticari davaların ikini grubundan ise, Ticaret Kanununda özel olarak sayma yöntemine başvurulmadan “özel kanun hükümlerine” atıf yapılmakla yetinilmiştir. Bu tür davalar bakımından özel kanunlarda açıkça ticari dava olacağı hüküm altına alınmıştır.

 

Ticaret Kanunun 4. 1 maddesinin (a) ila (f) bentleri arasında sayılan konulardan doğan davalar özü itibari ile tamamen ticari hayattan kaynaklanmaları sebebiyle mutlak ticari dava olarak sayılmışlardır. Bu uyuşmazlıkları kanunun da metodolojisine sadık kalarak şu şekilde sayabiliriz:

 

  1. Ticaret Kanununda Düzenlenen Hususlardan Kaynaklanan Davalar

 

Ticaret Kanununda düzenlenen konulardan kaynaklanan uyuşmazlıklardan doğan davalar; tarafların sıfatına, uyuşmazlığın tarafların ticari işletmesiyle ilgili olup olmamasına bakılmaksızın ticari sayılmaktadırlar.[1] Örneğin taşıma işiyle uğraşan bir otobüs firmasının, taşıma bedelinin tahsili ile ilgili tacir olmayan bir şahsa açacağı dava veya sigorta sözleşmelerinden kaynaklanan uyuşmazlıkta dava sigorta ettirenin tacir olup olmadığına bakılmaksızın  ticaret mahkemelerinin görev sahasına girecektir. Zira kara[2] ve hava taşımacılığı[3] ve sigorta hukuku Ticaret Kanununda düzenlenmiştir. Ayrıca kıymetli evrak hukukuna[4] ilişkin bir uyuşmazlık da mutlak ticari dava kapsamında değerlendirilecektir[5].

 

1- Medeni Kanunun 962-969 Maddelerinden Doğan Davalar

 

Taşınırların rehni karşılığı ödünç para verme işiyle uğraşanlarla ilgili hüküm ve işlemleri düzenleyen Medeni Kanunun 962-969 maddelerinden kaynaklanan uyuşmazlıkların esasen esnaf seviyesinin üstünde bir ticari işletme faaliyeti çerçevesinde yürütülecek bir faaliyet olarak görülmesi nedenilye mutlak ticari dava sayıldığı kabul edilmektedir. Bununla birlikte yukarıda da değindiğimiz üzere Mülga Ticaret Kanunun Hükümet Gerekçesindeki “...mahiyet ve bünyesi itibari ile yargıcın özel bir ihtisasına ihtiyaç gösteren meseleler... ” ticari dava olarak değerlendirildiği de gözden kaçırılmamalıdır.

 

2- Ticaret Kanunu Md. 4.1.c’de Gösterilen Borçlar Kanunundan Kaynaklanan Davalar

 

a- Borçlar Kanunu Md. 202-203

 

Bir mal varlığı veya işletmenin devralınması ve işletmelerin birleşmesi, şekil değiştirmesi ile ilgili davalar, yani Borçlar Kanunu md. 202 ve 203’deki düzenlemelerden kaynaklanan davalar da mutlak ticari davalardır.

 

b- Borçlar Kanunu Md. 444 ve 447

 

Hizmet sözleşmesiyle ilgili olarak Borçlar Kanunu'nun 444-447. maddelerinde düzenlenen rekabet yasağından doğan davalar da, ticarî davadır[6]. Bu hükme rağmen  bu tür uyuşmazlıklara yine özel ihtisas mahkemesi olan iş mahkemelerinde bakılacağı Yargıtay tarafından kabul edilmiştir. Yürürlükteki Türk Ticaret Kanunu uygulaması bakımından henüz bir içtihat oluşmadığından bu konuyla ilgili olarak Yargıtay’ın yeni tutumu da merak konusudur. Dolayısıyla esnaf düzeyindeki bir berber ile çırağı arasında yapılan hizmet sözleşmesinde yer alan rekabet yasağının ihlâlinden doğan davanın da, bu hüküm gereğince mutlak ticarî dava sayılması gerekmektedir. Bu tür bir sözleşmeden doğan uyuşmazlık "öz ticaret hayatına" ilişkin olduğu, zira yine özel ihtisas mahkemesi olan iş mahkemelerinin haksız rekabet ve rekabet yasağına ilişkin olarak ticari hayatın olağanlığı yerine uyuşmazlığı bir iş davası olarak göreceği açıktır. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun vermiş olduğu 27.02.2013 tarih 2012/9-854 E. 2013/293 K sayılı kararda eski görüşten dönülerek somut olay bakımından mutlak ticari dava olduğu kabulü ile iş akdi sonrası işçi tarafından yapılan haksız rekabeti mutlak ticari dava kapsamında değerlendirmiştir[7].

 

Bir başka olayda, Hukuk Genel Kurulu, hizmet akdiyle çalışan anonim şirket genel müdürü murahhas üyesi ve müdürlerine karşı açılan, özensizlikten dolayı tazminat davasında da benzeri tartışmaları yapmış ve fakat burada iş hukukunu değil, ticaret hukuku kurallarım uygulayarak iş mahkemesinin değil asliye ticaret mahkemesinin görevli olduğu sonucuna varmıştır[8].

 

c- Borçlar Kanunu Md. 487-501

 

Yayım sözleşmesi ile ilgili Borçlar Kanunu'nun 487-501 maddelerinde düzenlenen hususlardan doğan davalar ticaridir. Yayım sözleşmesi, eser sahibinin haklarından biri olan yayma hakkının, yayımcıya devrini öngören ve bunun karşılığında da yayımcının, eseri çoğaltarak halk arasında yaymayı üstlendiği bir sözleşme olarak tanımlanabilir. Yayımcının, çoğu kez bir ticarî işletme olacağı düşüncesi, yayım sözleşmesinden doğan davaların ticarî sayılmasına neden olmuştur.

 

Buna karşılık, eser sahiplerinin eserleri Üzerindeki malî ve manevî haklarını düzenleyen 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’ndan kaynaklanan davalar, mutlak ticarî dava sayılmamıştır. Örneğin bir müzik eserinin, eser sahibinden izin alınmadan çoğaltılması nedeniyle eser sahibi tarafından açılan tazminat davası (FSEK 70) mutlak ticarî dava sayılmamaktadır.

 

d- Borçlar Kanunu Md. 515-519

 

Kredi mektubu ve kredi emri hakkındaki Borçlar Kanunu 515-519’dan kaynaklanan uyuşmazlıklar da, mutlak ticarî dava olarak sayılmıştır.

 

Kredi mektubu ilişkisinde üç kişi söz konusudur: Bunlardan mektubu düzenleyen, mektubun hitap ettiği kişiye (muhatap), mektup hamiline talep edeceği miktarda para (veya benzeri bir şeyin) verilmesini ister (Borçlar Kanunu 515/I). Mektubu düzenleyen ile muhatap arasındaki ilişki esas itibariyle vekâlettir. Dolayısıyla bu kişiler arasında bir ilişki kurulması, muhatabın, mektubu düzenleyenin icabını kabul etmesine bağlıdır. Kredi mektubunun düzenlenmesiyle birlikte muhatap ile hamil arasında hemen bir ilişki doğmaz; bu ilişki, muhatabın kredi mektubunu kabul ederek hamile karşı belirli bir miktar parayı ödemeyi taahhüt ettiği andan itibaren kurulmuş sayılır (Borçlar Kanunu 515/III).

 

Kredi emrinde de, kredi mektubunda olduğu gibi üç kişi vardır: Kredi emrini veren (âmir), emri alan (memur) ve kendisine ödeme yapılacak üçüncü kişi. Burada kredi mektubundan farklı olarak âmir, memura, memurun kendi ad ve hesabına üçüncü kişiye kredi vermesini veya açılmış bir krediyi yenilemesini emreder. Bu emre uyularak memur tarafından kredi verilirse (veya kredi yenilenirse) âmir, verilen bu krediden dolayı kefil gibi sorumlu olur. Âmirin bu sorumluluğunun doğumu, emrin yazılı olmasına bağlıdır.

 

e- Borçlar Kanunu Md. 532-545

 

Borçlar Kanunu'nun 532-545. maddelerinde alım ve satım komisyonculuğu düzenlenmiştir. Bu hükümlerinden kaynaklanan uyuşmazlıklar da, ticaret mahkemelerinde çözümlenir.

 

f- Borçlar Kanunu Md. 547-554

 

Ticarî temsilciler, ticarî vekiller ve diğer tacir yardımcılarına ilişkin Borçlar Kanunu 547-554'ten doğan davalar da mutlak ticarî davadır.

 

4- Fikrî Mülkiyet Hukukuna İlişkin Mevzuattan Doğan Davalar (TTK 4.1.d)

 

Bu anlamda örneğin markalara, patentlere, faydalı modellere, endüstriyel tasarımlara, coğrafî işaretlere ilişkin mevzuattan doğan davalar da mutlak anlamda ticarîdir[9].

 

5- Borsa, Sergi, Panayır ve Pazarlar ile Antrepo ve Ticarete Özgü Diğer Yerlere ilişkin Hükümlerden Doğan Davalar (TTK 4.1.e)

 

Bu anlamda. Menkul Kıymetler Borsaları Hakkında 91 sayılı Kanun Hükmünde Kararname[10] ticaret borsalarını düzenleyen 5174 sayılı Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Kanunu; 3218 sayılı Serbest Bölgeler Kanunu ve 2699 sayılı Umumî Mağazalar Kanunu ve bu Kanunlarla ilgili diğer düzenlemelerden doğan hukuk davaları ticarîdir. Örneğin, 2699 sayılı Kanun'un 15. maddesi gereğince çıkarılmış olan Umumî Mağazalar Tüzüğü'nün 22. maddesine göre umumî mağaza işleticisi aleyhine açılacak sorumluluk davası da, mutlak ticarî davadır.

 

6- Bankalara, Diğer Kredi Kuruluşlarına, Finansal Kurumlara ve Ödünç Para Verme İşlerine İlişkin Düzenlemelerden Kaynaklanan Davalar (TTK 4.1.f)

 

Bankalar ile ilgili temel düzenleme 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nda yer almaktadır. Bazı bankalar hakkında çıkarılmış Özel kanunlardan[11] doğan hukuk davalarının da ticarî sayılacağı kabul edilmek gerekir[12].

 

TTK 4.1.f'deki hüküm nedeniyle bankaya yatırılan mevduatın çekilmesi konusunda banka ile tasarruf sahibi bir memur arasında çıkacak uyuşmazlık da, ticaret mahkemesinde görülür. Ödünç para verme işleri, finansman ve faktoring şirketleri, 3226 sayılı Finansal Kiralama Kanunu'ndan doğan davalar da mutlak anlamda ticarîdir.

 

7- Havale, Vedia[13] ve Fikir ve Sanat Eserlerine İlişkin Haklardan Doğan ve Bir Ticarî İşletmeyi İlgilendiren Davalar

 

Havale, vedia ve fikir ve sanat eserlerine ilişkin haklardan doğan uyuşmazlığın ticarî dava sayılabilmesi için, uyuşmazlığın, taraflardan birinin ticarî işletmesiyle ilgili olması koşulu aranmıştır (TTK 4.1, son cümle). Bu konuda Mülga Ticaret Kanununa ilişkin Adliye Encümeni Mazbatasında "... havale, vedia ve telif hakkına ait muameleler memleketimizin iş hayatında çok defa ticarî işletme ile ilgili muameleler oldukları halde birçok hallerde de herhangi bir ticarî işletme ile ilgisi olmayan muamele mahiyetini arz etmektedirler. Bu itibarla bunlar hakkında ticarî hükümlerin tatbiki ve bunların ticarî dava sayılmaları uygun olmaz. Bu mahzuru önlemek için herhangi bir ticarî işletmeyi ilgilendirmeyen havale, vedia ve telif hakkı münasebetlerinden doğan davaların ticarî dava olmadıklarını bildiren bir cümle birinci fıkraya ilâve edilmiştir” şeklinde bir açıklama yapılmıştır.

 

Borçlar Kanunu’nun 555-560. maddeleri arasında düzenlenen havale; para, kıymetli evrak ya da diğer mislî şeylerin verilmesi ve kabzolunması için verilen iki taraflı bir yetkidir. Böyle bir işlemden doğan davanın ticarî sayılabilmesi için, işlemin, en azından havale eden, havale ödeyicisi ya da havale alıcısından birinin ticarî işletmesiyle İlgili olması gerekir. Dolayısıyla bir memurun, diğer bir memura banka kanalıyla (bankacılık işletmesi) yaptığı havaleden doğan dava da ticarî sayılmak gerekir.

 

Fikir ve sanat eserleri üzerinde eseri yaratanın sahip olduğu haklar Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda hükme bağlanmıştır. Bu Kanun'dan doğan davaların ticarî sayılabilmesi için de, uyuşmazlığın bir ticarî işletme ile ilgili olması gerekir. Örneğin bir dizi senaryosunun, yazarının izni alınmadan yayınlanması dolayısıyla yayıncıya (tacir-ticarî işletme) karşı açılan davalar (FSEK 66 vd.) ticarîdir. Buna karşılık bir sanatçının, başka bir sanatçıya ait eseri kendi eseriymiş gibi göstermesi nedeniyle açılan tazminat davası (FSEK 70) ticarî işletme ile ilgili olmadığından ticarî dava değildir.

 

B- Özel Kanun Hükümleri Gereği (Mutlak) Ticarî Sayılan Davalar

 

TTK dışında bazı özel kanunlarda düzenlenen işlerden kaynaklanan davaların da ticarî dava sayılacağı hükme bağlanmıştır. Örneğin Kooperatifler Kanunu'nun 99. Maddesi uyarınca bu kanunda düzenlenen hususlardan doğan hukuk davaları, tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın ticarî sayılır.

 

C- Her İki Tarafın da Ticari İşletmesiyle İlgili Hususlardan Doğan Davalar (Nispî Ticarî Davalar)

 

TTK 4.1'de yer alan hükme göre "her iki tarafın da ticarî işletmesiyle ilgili hususlardan doğan hukuk davaları" ticarî dava sayılır.[14] Özel hukuk hükümlerine göre idare edilen kamu kuruluşunun verdiği haksız zarardan doğan tazminat davası, (İdarî yargıda değil) adlî yargıda ve tarafların tacir olması durumunda ticaret mahkemesinde görülür.[15]

 

Bu hüküm nedeniyle yukarıda (1) ve (2) numaralı başlıklar altında sayılan işler dışında kalan ve tacir sıfatına sahip kişiler arasında, bunların ticarî işletmeleriyle ilgili olarak cereyan eden işlerden kaynaklanan hukuk davalarını da ticarî saymak gerekir (nispî ticarî dava)[16]. Bununla birlikte, taraflardan yalnız birinin ticarî işletmesi ile ilgili olan istisna, kira, satış gibi sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklar, ticarî davaya vücut vermediği yönündeki görüşler mevcuttur. Ancak bizim kanaatimize göre taraflardan birinin ticarî işletmesini ilgilendiren bu tür sözleşmeler, TTK 19.2 uyarınca diğer taraf için de ticarî sayıldığı için, bu durum, davanın TTK 4.1'e göre (nispî) ticarî dava sayılmasını gerektirir[17]. Örneğin Kamu İktisadi Teşebbüsleri ile akdedilen hizmet, alım, yapım gibi ihale işleri ticari iş olarak sayılmalı ve ticaret mahkemelerinde görülmelidir[18]. Zira bu gibi uyuşmazlıklar özü itibari ile ticaret hukukunun alanına girmekte ve özel uzmanlığı gerektirmektedir. Buna karşılık her iki tarafın ticarî işletmesiyle ilgili olan ödünç, istisna, kira gibi sözleşmelerden doğan hukuk davaları da ticarîdir. Ticarî işletme işleten bir adî şirketin TTK 12.1 gereğince tacir sayılan ortakları arasında bu ticarî işletmeyle ilgili olarak çıkan uyuşmazlık da nispî ticarî davaya vücut verir.

 

Tüzel kişi tacirlerin, adî sahaları bulunmadığından (Borçlar Kanunuz. TTK 19.1, 2. cümle), bir anonim şirketin, genel kurul toplantısını yapmak üzere tacirden salon kiralaması ve bu kira sözleşmesinden bir uyuşmazlık çıkması halinde de açılacak dava, ticarî sayılır.

 

Haksız fiillerden[19] doğan davaların ticarî dava[20] sayılabilmesi için de, haksız fiilin, her iki tarafın ticarî işletmesiyle ilgili olması gerekir[21]. Bu itibarla, DDY işletmesine ait trenin, tren yolu geçidinden geçen bir şahsa çarparak zarar vermesi, ticarî davaya vücut vermez. Ancak TTK'da düzenlenmiş haksız fiillerden -haksız rekabet (md. 54 vd.), çatma (md. 1286 vd.)- doğan davalar, tarafların sıfatına bakılmaksızın mutlak ticarî dava sayılır (TTK 4.1.a).

 

Sigorta tazminatını sigorta ettirene ödeyen sigortacının, TTK 1472’ye göre sigorta ettiren yerine geçerek, zarar verene karşı açacağı davayı da mutlak ticarî dava saymak gerekir[22]. Zira bu halde de dava, TTK'da düzenlenmiş bir husustan (sigortacının halefiyeti-md. 1472) kaynaklanmaktadır.

 

II- TİCARÎ DAVALARIN GÖRÜLECEĞİ MAHKEMELER

 

12.1.2011 tarihinde kabul edilen HMK'nın 2. maddesi gereğince dava konusunun değer ve miktarına bakılmaksızın malvarlığı haklarına ilişkin davalarla, şahıs varlığına ilişkin davalarda görevli mahkeme, aksine bir düzenleme olmadıkça asliye hukuk mahkemesidir. Sulh hukuk mahkemeleri ise HMK ile diğer kanunların, sulh hukuk mahkemesi veya sulh hukuk hâkimini görevlendirdiği davalara bakar (HMK 4)[23].

 

TTK 5.1'de de bu ilke çerçevesinde, dava olunan şeyin değeri veya tutarı dikkate alınmaksızın tüm ticarî davalar[24] ile ticarî nitelikteki çekişmesiz yargı işlerine bakmakla, aksine hüküm bulunmadıkça, asliye ticaret mahkemesi görevli kılınmıştır.

Özel kanun hükümlerinin, açıkça ticaret mahkemelerini görevlendirdiği hallerde de dava, değer veya tutarına bakılmaksızın asliye ticaret mahkemesi önünde görülür (TTK 5.2).

 

Bazı özel kanunlarda yer alan hükümlerde ise, davanın ticaret mahkemesinde görüleceğinden söz edilmeyip sadece ticarî sayılacağı gösterilmiş bulunmaktadır. Örneğin Kooperatifler Kanunu'nun 99/1. maddesi uyarınca açılacak davalar ticarî dava niteliğindedir. Dolayısıyla bu davaların da asliye ticaret mahkemesinde görülmesi gerekir.

 

Fikrî mülkiyet hukukuna dair mevzuattan doğan davalar da, mutlak ticarî dava sayılır (TTK 4.1.d). Örneğin markalarla ilgili 556 sayılı KHK'dan doğan davalar mutlak olarak ticarîdir ve dolayısıyla asliye ticaret mahkemesinde görülmesi gerekir (TTK 4.1.d, 5.2). Oysa 556 sayılı KHK'nın 71. maddesi uyarınca, bu KHK'dan doğan davaların görevli mahkeme olan ihtisas mahkemesince karara bağlanması gerekir (aynı yönde 551 sayılı KHK 146; 554 sayılı KHK 58; 5846 sayılı FSEK 76). İhtisas mahkemeleri ile diğer mahkemeleri arasındaki ilişkinin ise, görev ilişkisi olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla; örneğin 556 sayılı KHK'dan kaynaklanan bir dava, ihtisas mahkemesi yerine asliye ticaret mahkemesinde açılırsa, davanın açıldığı asliye ticaret mahkemesinin görevsizlik kararı vermesi gerekir.

 

TTK 4.1'e ilişkin gerekçede ise, fikrî mülkiyet hukukuna ilişkin davaların, mutlak ticarî dava olarak nitelendirileceğine işaret edildikten sonra bu davaların, tek hakimli fikrî ve sınaî haklar hukuk mahkemelerinde (ihtisas mahkemesi) görülmesinin[25], bu ihtisas mahkemelerinin ticaret mahkemeleri olmadığı anlamına gelmeyeceği ifade edilmiştir.

 

TTK 4 uyarınca ticarî dava sayılan bir davanın tüketici konumundaki bir kişi tarafından açılması halinde de bu davanın, Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun'un 23. maddesi gereğince tüketici mahkemesinde görülmesi gerekir[26]. Ancak Yargıtay’ın yerleşik uygulaması; internet bankacılığı vasıtası ile yapılan dolandırıcılık işlemlerinde, tüketici konumunda olan kişinin sıfatına bakılmaksızın davanın ticaret mahkemelerinde görülmesi yönündedir. Bu noktada ticari hayatın özüne ilişkin bir uyuşmazlık olmadığı kanaatiyle Yargıtay’ın yerleşik uygulamasının[27] hakkaniyete aykırı olduğu, tüketici konumundaki bir kişinin asliye ticaret mahkemelerindeki usule tabi tutulmasının yanlış olduğunu düşünmekteyiz.

 

Uzmanlığa dayalı güvence oluşturmak amacıyla kurulan ticaret mahkemeleri, 6110 sayılı Kanun uyarınca tek hakimli olup, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Antalya, Mersin, Bursa, Konya gibi bazı büyük il merkezleri ile ilçelerinde kurulmuştur. Bir yerde birden çok asliye ticaret mahkemesi varsa, iş durumunun gerekli kıldığı yerlerde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, asliye ticaret mahkemelerinden biri veya birkaçı münhasıran TTK ve diğer kanunlardan doğan deniz ticareti ve deniz sigortalarına ilişkin hukuk davalarına bakmakla görevlendirilebilir (TTK 5.2). Böyle bir görevlendirmeden sonra mahkeme, başka hiçbir ticarî davaya bakmayacak, münhasıran deniz ticareti ve sigortası ile ilgili davaları görecektir[28].

 

Bir ticarî dava, o yerde ayrı bir ticaret mahkemesi bulunmasına rağmen asliye hukuk mahkemesi önünde açılmışsa ya da ticarî sayılmayan bir dava ticaret mahkemesinde açılmışsa mahkeme, bu durumu resen dikkate alarak dava dosyasının ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verir. Zira, asliye hukuk mahkemeleri ile ticaret mahkemeleri arasında, 6762 sayılı ETK zamanında olduğu gibi işbölümü ilişkisi değil, görev ayrılığı vardır (TTK 5.3)[29].

 

Görev kuralları kamu düzenindendir ve mahkemelerin görevli olması dava şartlarındandır (HMK 114.1.c). Bu nedenle mahkeme davanın her safhasında görevli olup olmadığını resen inceler.

 

TTK'nın ilk şeklinde yer alan işbölümü ilişkisi, 6335 sayılı Kanun'la görev ilişkisine dönüştürülmüştür. Bu değişikliğe gerekçe olarak, işbölümü ilişkisinin hem teorik hem uygulama bakımından sorunlara neden olması gösterilmiş ve bu bağlamda özellikle ticarî uyuşmazlıklar ve çekişmesiz yargı işleri açısından özel mahkeme niteliğindeki asliye ticaret mahkemeleri ile asliye hukuk mahkemeleri arasındaki ilişkinin işbölümü sayılmasının işin niteliğine uygun düşmediği vurgulanmıştır[30]. Görevsizlik kararı veren mahkeme, dava dosyasının görevli mahkemeye gönderilmesine karar verir. Davaya görevli mahkemede devam edilebilmesi için davacı ya da davalının, iki hafta içinde, görevsizlik kararı veren mahkemeye başvurarak dava dosyasının görevli mahkemeye gönderilmesini talep etmesi gerekir; aksi takdirde dava açılmamış sayılır (HMK 20.1). Davacı, açılmamış sayılan davasını yeniden harç ödeyerek tekrar açabilir.

 

TTK'nın, 6335 sayılı Kanun'la değişik 5.4. maddesi gereğince, asliye ticaret mahkemesi bulunmayan yargı çevresindeki bir ticarî davada görev kuralına dayanılmamış olması, görevsizlik kararı verilmesini gerektirmez ve asliye hukuk mahkemesi davaya bakmaya devam eder. Böylece ihtisas (ticaret) mahkemesi bulunmayan yerlerde açılan ticarî davalarda, davacının, görev kuralına dayanmamış olması, örneğin “ticarî davalara bakmakla görevli Asliye Hukuk Mahkemesi” ibaresinin dava dilekçesinde yer almaması, görevsizlik kararı verilmesine neden olmayacak ve dava asliye hukuk mahkemesinde görülecektir[31].

 

6335 sayılı Kanun'la TTK'ya eklenen geçici md. 9’a göre ise, göreve ilişkin hükümler, 6335 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalarda uygulanmaz; bu davalar açıldıkları tarihte yürürlükte bulunan kanun hükümlerine tâbidir. Bu hükümle, yargılama usulüne ilişkin hükümlerin derhal yürürlüğe girmesi yolundaki kurala bir istisna getirilmiş olmakta ve derdest davanın esasına girmiş ve dosyayı belli bir aşamaya getirmiş olan mahkemenin görevsizlik kararı vererek, yargılamanın gereksiz yere uzamasına neden olması engellenmeye çalışılmıştır[32].

 

III- TİCARÎ DAVALARDA KANITLAR VE UYGULANACAK USUL

 

TTK'nın 4.2. maddesinde yer alan hüküm uyarınca, ticarî davalarda kanıtlar ve bunların ikamesi, 18.6.1927 tarih ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümlerine tâbidir[33]. Dolayısıyla ticarî davalarla diğer hukuk davaları arasında kanıtlar bakımından esas itibariyle bir fark yoktur.

 

Ancak özellikle ticarî işlemlerin tanıkla ispat edilebilmesi imkânının, diğer işlerdekine oranla daha geniş olduğuna işaret etmek gerekir. Bu doğrultuda, HMK 203.l.b maddesi, ticarî işler bakımından daha geniş değerlendirilmelidir. HMK 203.1.b'de, işin niteliğine ve tarafların durumlarına göre senede bağlanması müteamel olmayan hukukî işlemlerin, tanıkla ispatına cevaz verilmiştir. Ticarî işlemlerde işin niteliğinin ve tarafların durumlarının senet düzenlenmesine uygun olup olmadığı değerlendirilirken, ticarî teamüle de bakılmaktadır. Örneğin Ankara Ticaret Odası'nın 19.7.1960 tarih ve 17 sayılı toplantısında kabul edilen kurala göre "kabzımallarla manavlar arasındaki alışverişte senet alıp verme teamülden değildir". Dolayısıyla söz konusu kişiler arasındaki davalarda, davanın değeri HMK 200.1'deki sınırı geçse bile, tanık dinletmek mümkündür[34].

 

HMK 200.1 ya da 201'e göre senet ile ispatı zorunlu olan ticarî işlemler, tacirler arasında ticarî defterlerle de ispat olunabilir (HMK 222).

 

Yerine göre fatura ve teyit mektubunun da, ticaret hayatına özgü bir kanıt oluşturacağı söylenebilir. Gerçekten TTK 21.2'ye göre ticarî işletmesi icabı mal satan ya da bir iş, hizmet gören tacir tarafından gönderilen faturaya sekiz gün içinde itiraz olunmaması halinde fatura içeriği kabul edilmiş sayılır. Teyit mektubuna da sekiz gün içinde itiraz olunmazsa, bu mektubun yapılan sözleşme ve beyanlara uygun olduğu kabul edilir.

 

Ancak tacir olan kişiler veya kamu tüzel kişileri aralarında doğmuş, doğabilecek uyuşmazlık hakkında yetki sözleşmesi yaparak bir veya birden fazla mahkemeyi yetkili kılabilirler (HMK 17). Ülkemizde ticarî davalarda uygulanacak özel usul kuralları mevcut değildir. Dolayısıyla ticarî davalar hakkında da, HMK hükümleri uygulanır.

 

HMK'da öngörülen ve yazılı yargılama usulüne oranla daha süratli işleyen basit yargılama usulü (md. 316 vd.), bazı ticarî davalarda da uygulanır. Örneğin TTK 1521'e göre ticaret şirketlerinde ortakların şirketle veya birbirleriyle olan ilişkilerinden doğan davalarda ve şirketlerin yönetim kurulu üyeleri, müdürleri veya denetçilerine karşı açılacak sorumluluk davalarında basit yargılama usulü uygulanır. TTK'nın 268.3, 1278.3 ve 1283. maddelerinde düzenlenen hususlardan doğan davalar da basit yargılama usulüne tâbidir. Kooperatifler Kanunu’nun 99/11. maddesinde de, bu Kanun'da düzenlenen hususlardan doğan davalarda, basit yargılama usulünün uygulanacağı gösterilmiştir. Kıymetli evrakın kaybından doğan iptal davaları da, basit yargılama usulüne tâbidir (HMK 385.1).

 

 

 

 

 

[1] HGK 5.6.1987 2902/459; 19.6.1987 13-670 “TTK’nun 4. maddesi hükmüne göre tarafların tacir olup olmadığına bakılmaksızın Ticaret Kanununda düzenlenmiş olan hususlardan doğan davalar ticari davadır. Bono, poliçe yahut çek hamili ile keşidecisi arasında doğan uyuşmazlıklarda TTK’nun 4. madde kapsamında ticari dava niteliğinde olduğundan ticaret mahkemesinde görülür.

 

[2] 11.HD 12.6.2007, 6250/8990 “Davacı vekili, asıl ve birleşen davalarda, müvekkilinin davalıya ait trene binmek isterken düşerek her iki bacağının diz üzerinden kesilerek malûl olduğunu ye bu nedenle protez kullanmak zorunda kaldığım, ayrıca maluliyeti nedeniyle sürekli bakıma muhtaç olduğunu ileri sürerek, asıl davada şimdilik 401.000.000 TL işgörmezlik tazminatının olay tarihinden itibaren reeskont faizi ile, birleşen davalarda ise, toplam 29.945.784.240 TL işgörmezlik tazminatı ile 40.730.206.375 TL bakıcı gideri tazminatı ve 13.339.107.270 TL protez bedeli tazminatının olay tarihinden itibaren avans faizi ile davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, asıl davada müvekkilinin kusuru bulunmadığım savunarak, davanın reddini, karşılık davada, kaza nedeniyle trenin gecikmesinden dolayı 614.400.000 TL zarar olduğunu ileri sürerek, amlan bedelin avans faizi ile tahsilini, birleşen davaya karşı ise, 1 yıllık zamanaşımı süresinin geçtiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. Türk Ticaret Kanununun 4. Maddesine göre tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın bu kanunda tanzim edilen hususlardan doğan hukuk davalar ticari davalardandır”

 

[3] 11 .HD 10.6.2003,478/6204 “Uyuşmazlığın, uluslararası hava taşımasından kaynaklanması nedeniyle Türkiye’nin 01.08.1963 tarihinde kabul ettiği Varşova Konvansiyonu hükümleri yerine, olaya uygulama yeri bulunmayan TTK’nun kara taşımasına ilişkin hükümlerine göre çözüme bağlanması İsabetli görülmediğinden, kararın öncelikle bu yönden bakımından bozulması gerekmiştir. Taraflar arasındaki uyuşmazlığın taşıma sözleşmesinden kaynaklanması nedeniyle TTK’nun 4. maddesi uyarınca ticari davalardan olması nedeniyle davalı vekilinin esasa cevap süresi içerisindeki işbölümü ilk itirazı doğrultusunda dosyanın ticaret mahkemesine gönderilmesi gerekirken, esasa girilerek karar verilmesi de doğru bulunmamış, kararın bu yönden de bozulması gerekmiştir’’

 

[4] 11. HD 27.06.2013 12/16694 E. 13/13631 K. “1.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren H.M.K.nın 383. maddesinde çekişmesiz yargı işleriyle ilgili olarak aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece sulh hukuk mahkemesinin görevli olacağı öngörülmüştür. Kıymetli evrak iptali davalarının çekişmesiz yargı koluna dahil olduğu kuşkusuzdur. Ancak, 6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 4. maddesine göre, Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır. Yine aynı Kanunun 5\2 maddesi uyarınca bir yerde ticaret mahkemesi varsa Asliye Hukuk Mahkemesi'nin vazifesi içinde bulunan ve T.T.K.nın 4. maddesinde tanımlanan ticari sayılan davalara ticaret mahkemesinde bakılır. H.M.K.382/2-e bendi gereğince kıymetli evrakın iptaline dair taleplerin çekişmesiz yargı işi olduğu ortada ise de yukarda anılan T.T.K.hükümleri gözetildiğinde, H.M.K.nın 383. maddesinde öngörülenin aksine bir düzenleme bulunduğundan, görev tayininde değer esasının benimsenmediği H.M.K.nın yürürlüğe girdiği tarihten sonra, bu nitelikteki davalarda sulh hukuk mahkemeleri değil asliye hukuk ve/veya asliye ticaret mahkemeleri görevlidir. Nitekim 1.7.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 757/1. ve 4. maddelerinde de bu tür davalarda ticaret mahkemelerinin görevli olması gerektiği belirtilerek yasa koyucunun bu tür uyuşmazlıklarda görevli mahkeme tayininde ticaret mahkemelerinin görevli olması gerektiği yönündeki iradesi açıkça ortaya konulmuştur. Açıklanan bu nedenlerle, istemle ilgili işe bakma görevi asliye hukuk ve/veya ticaret mahkemesine ait olmasına rağmen görevsizlik kararı verilmesi doğru olmamış, kararın BOZULMASINA karar vermek gerekmiştir.”

 

[5] 19.HD 28.6.2004,11978/8099 “Öte yandan bonolar sebepten mücerret borç senetleridir. Bu durumda uyuşmazlığın ticaret mahkemesince çözümlenmesi gerekeceği gözetilerek işin esası yönünden bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde görevsizlik karan verilmesi doğru değildir”

 

[6] Ancak, iş akdinden kaynaklanan davaların, bu konularda özel bilgiye sahip mahkemelerde görülmesi amacından hareketle, EBK 348 vd.daki (BK 444 vd.) rekabet yasağı sözleşmesinden doğan uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görülmesine karar verilmiştir. HGK, 22.9.2008, E. 9-517, K. 566 “Borçlar kanununun 348 ve devamı maddelerine dayalı olarak iş Kanunu kapsamında işçi sayılan kişinin, rekabet yasağı sözleşmesinin ihlali nedeniyle açılan cezai şartın tahsiline ilişkin davalarda iş mahkemelerinin görevli olduğu kabul edilerek ön sorun oyçokluğu ile aşıldıktan sonra işin esasımn incelenmesine geçilmiş tir. İşin esasının incelenmesinde; Yasa koyucu, hizmet sözleşmelerine konulan rekabet yasaklarına cezai şart eklenmesi durumunda, hizmet sözleşmelerinin özelliğini göz Önünde bulundurarak, bunlara eklenen cezai şartlar için, Borçlar Kanununun cezai şartı düzenleyen 161 ve devamı maddelerinden ayrı hükümler koymuştur. Rekabet etmeme sözleşmesi eski işverenin korunmasını amaçladığından işverenin korunmaya değer bir menfaatinin bulunması gerekir. Bu nedenle, rekabet etmeme taahhüdü, ancak işçinin, işverenin müşteri çevresine veya iş ve üretim sırlarına ait bilgileri kullanarak İşverene önemli bir zarar verebilme ihtimalinin bulunduğu hallerde geçerlidir. O halde, işçi işverenin müşteri çevresi veya iş ve üretim sırlarına sahip olsa bile bu bilgilerin kullanılması işverene önemli bir zarar verebilecek nitelikte değilse yapılan rekabet yasağı sözleşmesi geçerli sayılamaz (Prof. Dr. S. Süzek, İş Hukuku, 2005). Cezai şartın istenebilmesi için, İşverenin uğramış olduğu zarar miktarı, cezai şartın indirilmesinde dikkate alınmalıdır (Yard, Doç. Dr. V. Karagöz, İş Sözleşmesinde Cezai Şart, 2006). Somut olayda, davacı bankada müfettiş yardımcısı olarak görev yapan davalının, ne tür bir ticari sırra vakıf olduğu ve bu bilgilerin kullanılmasının işverene önemli bîr zarar verip vermediği hususunun açıklığa kavuşturulması için araştırma yapılması gereklidir. Yerel Mahkemece bu gerekliliğe işaret eden Özel Daire bozma ilamına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme karan açıklanan bu gerekçeyle bozulmalıdır”

 

[7] “…Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; İş akdinin sona ermesinden sonra sözleşmede yer alan rekabet yasağının ihlali nedeni ile açılan davada, Asliye Ticaret Mahkemelerin mi yoksa İş Mahkemelerinin mi görevli olduğu noktasında toplanmaktadır.

…Diğer taraftan, 6762 Sayılı Türk Ticaret Kanunu ( TTK )'nun 4.maddesinde;“…Tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın: …( 3. ) Borçlar Kanunu'nun, … rekabet memnuiyetine dair 348 ve 352, … maddelerinde; … tanzim olunan hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır.” hükmü bulunmaktadır. Aynı Kanunun 5.maddesine göre ise:“Ticari davalara bakma görevi ticaret mahkemelerine aittir.” 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 4.maddesi, bir davanın ticari dava niteliği taşıyıp taşımadığının belirlenmesinde üç ayrı kıstas öngörmektedir: Bunlardan ilki, anılan Kanun'un saydığı belirli hükümlerde düzenlenen hususlarla ilgili davaların başka hiçbir şart aranmaksızın mutlak olarak ticari dava sayılması; ikincisi, bir ticari işletmeyi ilgilendirmesi; üçüncüsü ise, ticari iş kavramından faydalanılarak ticari dava niteliği tanınmasıdır.… Borçlar Kanunu'nda hizmetlinin rekabet yasağı ile ilgili 348-352 maddelerinden doğan davalar, rekabet yasağı kavramının ticaret mahkemesince daha isabetli olarak değerlendirilebileceği düşünülerek ticari sayılmıştır ( Poroy-Yasaman, Ticari İşletme Hukuku, Vedat Kitapçılık, 10. bası, s: 103-104 ...Eldeki dava, davalının imzaladığı “rekabet yasağı taahhüdü” ile işten ayrıldığı tarihten itibaren iki yıl süreyle rekabet etmemeyi taahhüt etmesine karşın; akdin sona ermesinden sonra aynı alanda faaliyet gösteren başka bir şirkette çalıştığı ve rekabet yasağını ihlal ettiği iddiasına dayanmaktadır.Davaya dayanak alınan taahhüdün işçi ile işveren arasında düzenlenmiş olması, bu taahhüt nedeniyle çıkan uyuşmazlığın iş hukuku kapsamında kaldığını kabule yeterli değildir. Zira, bu taahhüt iş akdinin sona ermesi halinde yapılmaması gereken bir hususa ilişkin olmakla, iş hukukunun düzenleme alanı dışında kalmaktadır.

Gerek davalı işçinin açıklanan taahhüdünün kapsamı, gerek davalının davacıya ait işyerinden istifaen ayrılmış ve başka bir işyerinde çalışmaya başlamış olması ve gerekse de davacının istemi ile davanın açıklanan özelliğine göre; davalının rekabet yasağını ihlal eden davranışının açık biçimde iş akdinin sona ermesinden sonraki döneme ilişkin bulunduğu; bu davranışın, hizmet akdinin sona ermesinden sonra gerçekleşen rekabet yasağına aykırılığı düzenleyen, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 444 ve 447 maddeleri ( mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 348.maddesi ) kapsamında değerlendirilmesi gerektiği açıktır.

Bu kapsamda yer alan uyuşmazlıklara ilişkin davaların ise, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu 4/1-c. ( mülga 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 4/1-3. ) maddesi gereğince mutlak ticari dava niteliği taşıdığında duraksama bulunmamaktadır. Mutlak ticari davaların görülme yeri ise, açık biçimde ticaret mahkemeleridir.

 

[8] HGK 7.11.2001,13-1026/765 “Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık, görev konusunda bu- hmmaktadır. Somut olayın irdelenmesinden Önce davada yer alan bazı kişilerin statülerinin incelenmesi gerekir. V İnşaat Restorasyon ve Ticaret A.Ş. Yönetim Kuru- lu’nun 3.6.1994 gün 1994/6 sayılı karan ile Yönetim Kurulu Başkam V’un bu sıfatına ilaveten murahhas üye ve genel müdür olarak görevlendirildiği ve tek imza ile şirketi temsil ve ilzama yetkili kılındığı anlaşılmaktadır. Diğer davalı R’in 6.6.1996 tarihli ifade tutanağı ve mahkemeye verdiği savunma dilekçesindeki kabulüne göre, adı geçenin bu satım akdinden Önce davacı şirkete girdiği ve imzaya yetkili genel koordinatör, şirket Genel Müdür Yardımcısı bulunduğu dosyadaki bilgi ve belgeler İle sabit olmaktadır. Diğer davalı F’in, A Ticaret Firmasının yetkilisi bulunduğu, satım akdinde diğer davalılarla birlikte hareket etmek suretiyle, şirketi zarara uğrattığı iddiası ile, hakkında bu davanın açıldığı dava dilekçesi münderecatından anlaşılmaktadır. TK’nun 319. maddesi uyarınca Anasözleşmede mevcut düzenlemeye göre Yönetim işlerinin hepsinin veya bir kısmının yönetim kurulu Başkan ve üyelerinden birine murahhas üye sıfatıyla bırakılması mümkündür. Aynı yasamn 342. maddesi, ortaklık işlerinin dış ilişkide icrasıyla görevli müdürlerin tayinine izin vermiştir. Bunlar TK’nun 319. maddede düzenlenen murahhas müdürlerden farklıdır. Murahhas müdür tayini, anasözleşmede buna İzin veren bir hüküm bulunmasına bağlı olduğu halde, icra organı olan müdürlerin tayin edilebilmesi için anasözleşmede bir hükmün bulunmasına gerek bulunmamaktadır. Bu tür müdürlerin ortaklardan, yönetim kurulu üyelerinden veya üçüncü kişilerden tayin edilmesi mümkündür. Müdürler ortaklığın günlük işlerini görürler. Müdür tayini, ortaklık ile müdür arasında düzenlenen bir sözleşmeye dayanır. Uygulamada çoğunlukla sözleşmenin bir hizmet sözleşmesi olduğu görülür. Bu genel açıklamadan sonra davaya genel mahkeme olan bu işle görevli asliye ticaret mahkemesi mi yoksa özel mahiyette olan iş mahkemesi mi bakacaktır sorununun çözümlenmesi gerekir. Ticaret mahkemelerinin iş sahası ve hangi davalara bakacağı TTK’nun 5. maddesinde belirtilmiştir, bu madde ... hükmünü getirmiştir. TK’nun 4’üncü maddesi hangi davaların ticari dava olarak kabul edildiğini göstermiştir. Bu madde, ... diyerek ticari davaları açık bir şekilde belirtmiştir. Yasada anılan davalara mutlak ticari dava denilmektedir. Nisbi Ticari davalara gelince, bir davanın bu tür bir dava sayılabilmesi için a) Her iki tarafın tacir olması, b) Uyuşmazlığın her iki tarafın ticari işletmesi ile ilgili olması gerekir. Ayrıca bu iki unsurun bir arada bulunması zorunludur. 5521 sayılı Yasa hükmüne göre bir uyuşmazlığın İş mahkemesinde görülebilmesi için tarafların İş Kanununa göre işçi, işveren olması ve uyuşmazlığın İş Kanunundan veya yukarıda yazılı kanunlardan doğan hukuki uyuşmazlık olması gerekir. Somut olaya gelince; davacı karşı davalı V İnşaat Restorasyon ve Ticaret AŞ, K’da üstlenmiş olduğu bir işle ilgili olarak gerekli olan E Ticaret Firmasından satın alınması nedeniyle, davacı şirket yönetim kurulu başkanı ve Murahhas Üyesi V ve şirket müdürü A’in satım akdinde gerekli özeni göstermeyerek şirketi zarara, uğrattıklarından dolayı bu k:işilere karşı TK’nun 336. maddesi uyarınca açılmış sorumluluk davasıdır. Davalı F (A Firması yetkilisi) sıfatı ile satım akdinde, şirket yetkilileriyle birlikte hareket ederek şirketi zarara uğrattığı iddia edilmiştir. Görüldüğü gibi uyuşmazlık TK’nun 336 vd. maddelerinde gösterilen yönetici ve şirket müdürünün sorumluluğu ile ilgili hukuk davasıdır. Uyuşmazlık A ile onu çalıştıran şirket arasındaki hizmet akdinden, İş Kanunundan doğan bir uyuşmazlık değildir. Yönetim kurulu üyesi ve şirket müdürünün birlikte sorumluluğu TK’da özel olarak düzenlenmiştir. O halde TK’nun 4/1. madde uyarınca mutlak ticari davadır. TK’nun 5 ’nci maddesi uyarınca bu davalara o yerde ticaret mahkemesi varsa, bu mahkemenin bakması yasa buyruğudur. Bu durumda yerel mahkemenin davada asliye ticaret mahkemesinin görevli bulunduğuna ilişkin direnme kararı usul ve yasaya uygun bulunmaktadır. Ne var ki Özel Dairece esasa ilişkin temyiz itirazları incelenmediğinden dosya Özel Dairesine gönderilmelidir”

 

[9] 4. maddeye ilişkin Hükümet Gerekçesi'nde açıklandığı üzere, bu konudaki davaların, fikrî ve sinaî haklara İlişkin hukuk mahkemelerinde (ihtisas mahkemesi) görülmesi, davaların ticarî dava sayılmasına engel olmaz.

 

[10] Karamame’nin 13/1. maddesine göre, borsa üyeleri arasındaki uyuşmazlıklar borsa yönetim kurullarınca çözümlenir; borsa yönetim kurulu kararlarına karşı Sermaye Piyasası Kurulu nezdinde itirazda bulunulabilir. Sermaye Piyasası Kurulu'nun kararları kesindir. Borsa üyeleri ile müşteriler arasındaki uyuşmazlıklar dolayısıyla borsa yönetim kurullarına başvurulabilir. Ancak tarafların yargı mercilerine başvurma haklan da saklıdır (md. 13/11).

 

[11] RG, 28.9.1984, S. 18529.

 

[12] 11 HD. 12.06.2012 12/7093 E. 10306 K. “Davacı, emekli maaşını davalı bankanın Söke Şubesi'nden aldığını, 23.6.2009 tarihinde aynı bankadan tüketici kredisi kullandığını, krediyi kullanırken imzaladığı belgelere dayalı olarak davalının 1.415 TL tutarındaki emekli maaşından 504 TL'na bloke işlemi uyguladığını, bu işlemin yasalara aykırı olduğunu ileri sürerek, emekli maaşına uygulanan blokenin kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Davalı vekili, davacının müvekkili bankadan çektiği krediye teminat olarak aldığı emekli maaşından aylık kredi taksiti kadar çekilmesine önce muvafakat ettiğini, daha sonra işbu davayı açtığını, davacının bu tutumunun mk'nun 2. maddesine aykırı olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davacının 23.6.2009 tarihli temliknamelerle tüketici kredisi, kredi kartları ve diğer kredilerden ötürü SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur'dan doğmuş-doğacak maaş, ikramiye ve diğer tüm alacaklarını Halk Bankası Söke Şubesi'ne devir ve temlik ettiği, 5510 Sayılı Kanun'un 5754 Sayılı Kanunla değişik 93/1. maddesi uyarınca yapılan temlik işleminin usulsüz olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, davacının SGK emekli maaşı üzerine davalı tarafından konulan blokenin kaldırılmasına karar verilmiştir.Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.1- )Dava, bankacılık işlemine dayalı alacak istemine ilişkindir.H.U.M.K.nun 1/1. maddesi uyarınca mahkemelerin görevi kanunla belirlenir. T.T.K.nun 4. maddesi uyarınca Ticaret Kanunu'nda düzenlenmiş olan hususlardan doğan hukuk davaları, mutlak ticari dava sayılır. Ticari davalar, T.T.K.nun 5/1 maddesi uyarınca, aksine hüküm bulunmadıkça dava olunan şeyin değerine göre Asliye Hukuk veya Sulh Hukuk Mahkemesinde görülür.Somut olayda, bankacılık işleminden kaynaklanan tazminat isteminin ticari dava niteliğinde bulunmasına ve bu davaya Tüketici Mahkemesi tarafından bakılacağına dair bir düzenleme mevcut olmamasına göre, işbu ticari davanın genel mahkemelerde görülmesi gerekmektedir. Bu durumda, görev hususunun yargılamanın her aşamasında resen nazara alınması gerektiğinden mahkemece davaya Tüketici Mahkemesi sıfatıyla bakılması doğru görülmemiştir.”

 

[13] Vedia sözleşmesi, BK'da saklama sözleşmesi olarak isimlendirilmiştir (md.561).

 

[14] HGK 31.1.1979,3-448/63 “10.4.1975 günlü dava dilekçesiyle davacı, sözleşmenin 10. maddesinde belirlenen aylık kiraya ilaveten %10 prim ödeme koşulunun sözleşmenin imzalanmasından sonra yürürlüğe giren 31.5.1974 tarihli kararname ile yabancı menşeli içki ve sigaranın özel kişilerce satışının yasaklanıp devletin tekeline alınmasıyla geçersiz hale geldiğini, böylece satışlarda %80 oranında düşme olduğu bu nedenle prim Ödeme koşulu mahkemece geçerli görüldüğü takdirde %2’ye indirilmesini aylık kiranın da 7500 TL olarak tesbitini istemektedir. Taraflar tacirdir ve uyuşmazlık ticarî işletmeden doğmaktadır. O halde davaya bakmakla ticaret mahkemesi görevli olduğundan sulh hukuk mahkemesinde açılmış olan dava görev yönünden reddedilmelidir”

 

[15] 11.HD 27.9.2004,14429/8916 “Dava, davalı tarafından yaptırılan içme suyu kazı çalışmaları sırasında davacıya ait kabloya zarar verildiği İddiasına dayalı tazminat istemine ilişkindir. Somut olayda dava İSKİ aleyhine açılmıştır. TTK’nun 18 nci maddesinde kendi kuruluş kanunları gereğince özel hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek ve ticari şekilde işletilmek üzere devlet, vilayet, belediye gibi kamu tüzel kişileri tarafından kurulan teşekkül ve müesseselerin dahi tacir sayılacakları belirtilmiştir. Aynı yasanın 12/11 nci maddesinde ise, su, gaz, elektrik dağıtım, telefon, radyo ile haberleşme ve yayın yapma gibi işlerle uğraşan müesseselerin ticarethane sayılacaktan hükme bağlanmıştır. Davalı İSKİ’nin kuruluşu hakkındaki 2560 sayılı Kanun’da da, bu kurumun, genel kurul, yönetim kurulu ve genel müdürlük ile yönetileceği denetçileri vasıtasıyla denetim yapılacağı, yıllık faaliyet ve yatıranlarının bilançolarda belirlenip, genel kurulun onayına sunulacağı ve bütçesinin kamu iktisadi teşebbüslerinde uygulanan bütçe formülüne göre düzenleneceği açıklanmıştır. O halde, davalı kuruluşu özel hukuk hükümlerine göre idare edilen bir kamu kuruluşu olduğunun kabulü gerekir. Nitekim. HGK’nun 21.09.1983 gün ve 11-2721/823, 29.11.1995 gün ve 11- 647/1043, ve 16.10.1996 gün 13-346/699 sayılı ilamlarında da İSKİ’nin özel hukuk hükümlerine tabi tacir sayılacağı görüşü benimsenmiştir. Bu durum karşısında, TTK’nun 3, 11, 12/11, 14, 18/1 nci maddeleri ve 2560 sayılı Kanun hükümleri uyarınca davalı İSKİ’nin tacir, davacının iddia ettiği olayın ise, haksız fiil niteliğinde olduğu ve tacirin haksız fiilinden kaynaklanan tazminat davasının adli yargıda bakılması gerektiği nazara alınarak, işin esasına girilip sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.”

 

[16] Aksi görüş için 17 HD 21.03.2013 13/3011 E. 3899 K. “Davacı vekili, davalı borçlu şirketin alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla adına kayıtlı üzerinde kereste fabrikası bulunan taşınmazını 22.12.2011 tarihinde davalı G... Büro Mobilyaları ve Dek.San ve Tic.Ltd.Şti.'ne sattığını belirterek davalılar arasındaki tasarrufun iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, dosya üzerinden yapılan inceleme sonunda, tarafların tacir olduğu ve TTK'nun 4.maddesi gereğince davada ticaret mahkemesinin görevli olduğu, İzmir'de müstakil Asliye Ticaret Mahkemelerinin faaliyette olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine, Mahkemenin görevsizliğine, görevli mahkemenin İzmir Asliye Ticaret Mahkemesi olduğuna karar verilmiş; hüküm, davalı borçlu şirket vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dava, İİK 277 ve devamı maddeleri gereğince açılmış tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Bu davalarda amaç; borçlunun haciz ya da iflasından önce yaptığı bazı tasarrufların geçersiz yada iyiniyet kurallarına aykırılık nedeniyle alacaklıya karşı sonuçsuz kalması ve dolayısıyla o mal üzerinde cebri icraya devamla alacağın tahsilini sağlamaktır. Bu niteliği itibarıyla ticaret mahkemesinin görevi içinde sayılan ticari davalardan olmadığı ve mahkemenin görevli olması nedeniyle davanın esasına girilerek incelenmesi ve toplanacak delillere göre karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle hüküm tesisi isabetli görülmemiştir. ( Dairemizin 9.5.2012 tarih 2012/166 E-2012/5920 K sayılı ilamı da aynı doğrultudadır. )

 

[17] 13 HD. 02.11.2012 12/15288 E. 24550 K. “Davacı vekili, davalı idarenin yapmış olduğu malzeme dahil yemek pişirme, dağıtım ve sonrası hizmetleri alımı ihalesine katıldığını ve 16/07/2007 tarihinde sözleşme imzalayarak sözleşme gereğini yerine getirdiğini, sözleşmenin 01/06/2009 tarihinde sona ermesine rağmen sözleşme ve idari şartnamede kararlaştırılan fiyat farkının ödenmediğini, fiyat farkı toplamının 14.415,71 TL ve %8' lik KDV miktarının da 1.153,25 TL olduğunu ileri sürerek toplam 15.568,96 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.Davalı, davanın reddini dilemiştir.Mahkemece, sözleşme ve idari şartnamede fiyat farkı verileceğine dair hüküm olması nazara alınarak, bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kısmen kabulün ile davacının fiyat farkı alacağı ile %8 KDV 'sine ilişkin talebin kabulüne, davacının avans faizi talebinin reddine karar verilmiş; hüküm, davalı ve davacı tarafından temyiz edilmiştir.1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir.2-Davacı, sözleşmede ve idari şartnamede kararlaştırılan fiyat farkını ve fiyat farkı üzerinden hesaplanan %8 oranındaki KDV bedelinin ticari faizi ile tahsiline karar verilmesini talep etmiş, mahkemece dava konusu 15.568,96 TL alacağın yasal faizi ile tahsiline karar verilmiş, davalı kendisini vekille temsil ettirdiğinden red edilen değer üzerinden davalı lehine vekalet ücreti takdir edilmiştir. Davacı tacir olduğuna göre taraflardan biri için ticari sayılan iş diğer taraf içinde ticari sayılır. Buna göre dava konusu alacağın avans faizi ile tahsiline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir. Yine mahkeme tarafından davanın tam olarak kabul edilmesine rağmen kısmen kabulüne karar verilerek davalı yararına vekalet ücreti takdir edilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

 

[18] 11. HD, 28.11.1974, E. 4691, K. 3257 (YKD, 1975, C. 1, S. 8, s. 121). Manifatura ticaretiyle iştigal eden tacirin, evi için satın aldığı buzdolabının ayıplı çıkması nedeniyle açtığı dava, ticarî dava değildir (TD, 24.1.1961, E. 1960/2638, K. 1961/238

 

[19] 17. HD. 31.12.2012 12/9255 E. 15203 K. “Dava, davalı şirkete sigortalı araç ile davacı şirkete ait aracın karıştığı kaza nedeniyle uğranılan maddi zararın poliçe ile sınırlı olarak tahsili istemine ilişkindir. Somut olayda uyuşmazlık davacı ve davalı şirket Ticaret Kanunu poliçesi yahut ticari ilişkiden değil, davacının işleteni olduğu araç ile davalıya sigortalı aracın karıştığı maddi hasarlı trafik kazasından kaynaklanmaktadır. Bu haliyle uyuşmazlığın haksız fiile dayalı alacak davası olduğu anlaşıldığından, davanın genel hükümler çerçevesinde Asliye Hukuk Mahkemesinde görülüp sonuçlandırılması gerekmektedir.”

 

[20] 7.HD 24.4.2006,1028/1293 “Dava niteliği ve içeriği itibariyle tacir ya da tacir sayılan taraflar arasında haksız fiilden kaynaklanan alacağını tahsili için başlatılan icra takibine karşı öne sürülen itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece dava konusu alacağın uygulamada haksız eylem olarak nitelendirilen kaçak elektrik kullanımından kaynaklandığı gerekçe gösterilerek görevsizlik kararı verilmiş ise de, yerel mahkemenin vardığı sonuç davanın saptanan niteliğine ve tarafların davadaki sıfatına uygun düşmemektedir. Yerel mahkeme hükmünün gerekçesinde açıklandığı gibi haksız eylemden kaynaklanan davaların asliye hukuk mahkemelerinde görülmesi gerektiğine ilişkin yasal bir zorunluluk bulunmamaktadır. Aksine açılan davanın Türk Ticaret Kanunu’nun 4. maddesi hükmünde açıklanan mutlak ticari davalardan olması veya her iki tarafın tacir ve açılan davamn tarafların ticari işletmeleriyle ilgili bulunması ve davamn açıldığı yerde ayrı ticaret mahkemesinin kurulmuş olması halinde davalının yasal cevap süresi içerisinde iş bölümü itirazında bulunması koşulu ile bu gibi davaların asliye ticaret mahkemelerinde görüleceği, aynı Kanunun 5. maddesi hükmünde duraksamasız açıklanmıştır. Taraflar tacirdir. Alacak haksız eylemden kaynaklansa dahi her iki tarafın ticari işletmeleriyle ilgilidir. Davalı taraf süresinde İş bölümü itirazında bulunmuş ise de, itiraz yerinde olmayıp davamn niteliği ve taraftarın davadaki sıfatı göz önüne alındığında davaya bakmak asliye ticaret mahkemelerinin görevine girmektedir”

 

[21] Örneğin ticarî taşımacılıkta kullanılan kamyonun, bir fabrika binasına çarpması sonucunda doğan zararın tazmini için açılan dava, ticarîdir. Bu yönde bkz. 11. HD, 11.12.2001, E. 7114, K. 9791 (YKD, 2003, C. 29, S. 5, s. 728-729).

 

[22] Bu yönde Yargıtay Hukuk Daireleri Başk. Kur., 20.6.1974, E. 152, K. 203

 

[23] 17. HD. 07.03.2013 13/1996 E. 2989 K.“DAVA : Taraflar arasındaki davada İstanbul 1. Asliye Ticaret ve İstanbul 9. Asliye Hukuk Mahkemelerince ayrı ayrı görevsizlik kararı verilmesi nedeni ile yargı yerinin belirlenmesi için gönderilen dosya içindeki tüm belgeler incelendi, gereği düşünüldü: KARAR : Dava, İİK'nin 277 ve devamı maddeleri uyarınca tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Dava tarihi itibariyle yürürlükteki 6762 Sayılı TTK uyarınca ayrı ticaret mahkemesi bulunan yerlerdeki Ticaret Mahkemesi ile Asliye Hukuk Mahkemesi arasındaki ilişki ( görev değil ) işbölümüne ilişkindir. İş bölümü itirazı yalnız ilk itiraz olarak ileri sürülebilir. ( T.T.Y. 5. md., HUMK. 187 ), İlk itiraz olarak ileri sürülmeyen işbölümü itirazının mahkemece kabul edilmemesi gerekir. İşbölümü itirazının uygun bulunması halinde mahkemece dava dosyasının ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilir. Gönderme kararı nihai bir karardır. Mahkeme bu karar ile davadan elini çeker. Gönderme kararı ile dava sona ermeyeceğinden temyizi kabil kararlardan değildir. Gönderme kararı usulüne uygun şekilde verilmesi halinde ( ilk itiraz olarak ileri sürülmesi ve mahkemece uygun görülmesi ) gönderilen mahkemeyi bağlar ve gönderilen mahkeme bu davaya bakmak zorundadır. Ancak, gönderilen mahkemenin davaya bakma zorunluluğu iş bölümü itirazının ilk mahkemede süresinde yapılması hali ile sınırlıdır. TTK'nin 5/1. maddesinde, "Aksine hüküm olmadıkça dava olunan şeyin değerine göre Asliye Hukuk veya Sulh Hukuk Mahkemesi'nin ticari davalara dahi bakmakla vazifeli olduğu, 5/3 maddesinde, "Bir davanın ticari veya hukuki mahiyeti itibariyle iş sahasına girip girmediğinin yalnızca iptidai itiraz şeklinde taraflarca dermeyan olunabileceği," 5 /son maddesinde ise, "vazifesizlik sebebiyle dava dilekçesinin reddi halinde yapılacak muamelelere ve bunların tabi oldukları müddetlere dair usul hükümleri iş sahasına ait iptidai itirazın kabulü, halinde de tatbik olunur" hükümlerine yer verilmiştir. Yine TTK'nin 5. maddesinde, 2. fıkrada yazılı hallerde, münhasıran iki tarafın arzularına tabi olmayan işler hariç olmak üzere, bir davanın ticari veya hukuki mahiyet itibariyle mahkemenin iş sahasına, girip girmediği yalnız iptidai itiraz şeklinde taraflarca dermeyan olabileceği hüküm altına alınmıştır. Münhasıran iki tarafın arzusuna tabi olmayan işlerle ilgili davalara mutlaka kanunda gösterilen mahkemelerde bakılır ve bu davalara dair işbölümü itirazı ilk itiraz değildir. Bu davalar, tarafların sulh olamayacakları ve üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri davalardır..İflas davaları ticaret mahkemesi bakımından, münhasıran iki tarafın arzusuna tabi olmayan davalardandır. Bu davalara dair işbölümü itirazının ilk itiraz olarak ileri sürülmesi şart değildir. Taraflar yargılama bitinceye kadar işbölümü itirâzında bulunabilirler. Mahkeme de davanın her aşamasında kendiliğinden ve dava dosyasının işbölümüne sahip mahkemeye gönderilmesine karar verir. ( Baki Kuru HUMK 6.baskı, Cilt I, sh. 715 )Buna göre mahkemece sadece münhasıran iki tarafın arzularına tabi olmayan işlerde yani tarafların sulh olamayacakları ve üzerinde serbestçe tasarruf edemeyecekleri davalarda işbölümü itirazının ilk itiraz olarak ileri sürülmesi şart değildir. Bu davalar dışındaki 2. fıkrada yazılı hallerde bir davanın ticari veya hukuki mahiyet itibariyle mahkemenin iş sahasına girip girmediği yalnız iptidai itiraz olarak ileri sürülebilir. Somut olayda ise, Asliye Ticaret Mahkemesince dosya üzerinden inceleme yapılarak gönderme kararı verilmiş, davalılarca işbölümü itirazında bulunulmamıştır. Asliye Hukuk ve Asliye Ticaret Mahkemesi arasındaki ilişkinin görev değil iş bölümü ilişkisi olduğu ve iş bölümü itirazı bulunulmadan verilen görevsizlik kararının bu sebeple bağlayıcı olmadığı anlaşılmakla, davanın ilk açıldığı Asliye Ticaret Mahkemesinde görülüp, sonuçlandırılması gerekir. SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle; 6100 Sayılı HMK.'nun 21. ve 22. maddeleri gereğince İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin YARGI YERİ OLARAK BELİRLENMESİNE, 07.03.2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

 

[24] 17. HD. 14.03.2013 13/3304 E. 3324 K. “Davacı vekili, asıl ve birleştirilen davada müvekkilinin desteğinin, davalının trafik sigortacısı olduğu araçta yolcu olduğunu kaza sonucunda hayatını kaybettiğini ileri sürerek her bir dava için 1..000,00 TL destekten yoksun kalma tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.Mahkemece, uyuşmazlığın ticari dava niteliğinde olmadığı, 6102 sayılı TTK'nin 5. madde uyarınca Asliye Hukuk ile Asliye Ticaret arasındaki ilişkinin görev ilişkisi olduğu gerekçesi ile görevsizlik kararı verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.Dava trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir. Davalı, kazaya neden olduğu ileri sürülen aracın trafik sigortacısıdır. Sigorta Hukuku dava tarihinde yürürlükte bulunan TTK'nin 1401 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olup TTK'nin 4. maddesi uyarınca bu yasadan doğan uyuşmazlıkların ticari dava sayılacağı belirtilmiştir. Ayrıca TTK'nin 5/3 maddesi uyarınca ticaret mahkemeleri ile genel mahkemeler arasındaki ilişki görev uyuşmazlığı olarak düzenlenmiştir. Uyuşmazlık her ne kadar haksız eyleme dayalı ise de davalının sorumluluğu sigorta hukukundan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle görevli mahkeme ticaret mahkemesidir. Mahkemece yazlı nedenlerle görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir.

 

[25] TTK'dan sonra kabul edilen 6110 sayılı Kanun'Ia, 5235 sayılı Kanun'un 5/II. maddesinde değişiklik yapılmış ve asliye ticaret mahkemelerinin tek hakimli olması kabul edilmiştir (6110 sayılı Kanun 13). Dolayısıyla 25.7.201 l'den itibaren ticaret mahkemeleri de, fikrî haklar ihtisas mahkemesi gibi tek hakimlidir (bu hususta ayrıca bkz. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kararı, RG, 3.6.2011, S. 27953). 6110 sayılı Kanun'dan önce ticaret mahkemeleri üç hakimden oluşmaktaydı.

 

[26] Tüketici kredileri 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun'da düzenlenmiştir (md. 10). 4077 sayılı Kanun'un 23/1. maddesinde, bu Kanun'un uygulanmasıyla İlgili olarak çıkacak uyuşmazlıklara tüketici mahkemelerinde bakılacağı hükme bağlanmıştır. Bu nedenle, bir bankadan alman tüketici kredisi ile ilgili uyuşmazlık da, ticaret mahkemelerinde değil tüketici mahkemelerinde görülecektir.

 

[27] 11. HD. 17.05.2012 12/5564 E. 8095 K. “Dava, davalı banka nezdinde açılmış olan hesapta bulunan paranın davacının bilgisi ve izni dışında sms ve internet yoluyla yapılan işlemler sonucu çekilmesi suretiyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. 4822 Sayılı Kanunla değişik 4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanunun 3/e. maddesinde tüketicinin "Bir mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen, kullanan ve yararlanan gerçek ya da tüzel kişiyi", 3 ( h ) bendinde ise tüketici işleminin "Mal veya hizmet piyasalarında tüketiciyle satıcı-sağlayıcı arasında yapılan her türlü hukuki işlemi" ifade edeceği, aynı kanunun 2. maddesinde ise bu Kanunun, 1. maddede belirtilen amaçlarla mal ve hizmet piyasalarında tüketicinin taraflardan birini oluşturdu her türlü tüketici işlemini kapsayacağı belirtilmiştir. Somut olayda, davacının internet şifresi kullanılarak hesabından para çekildiğinin iddia edilmiş olmasına ve bu işlemin T.T.K.nun 4. maddesi gereğince ticari iş niteliğinde bulunmasına göre, 4077 Sayılı yasa kapsamında kalan tüketiciden ve bir tüketici işleminden söz etme imkanı bulunmaması sebebiyle mahkemece görevsizlik kararı verilmesi gerekir.”

 

[28] HGK. 13.03.2013 12/11-1048 E. 13/354 K. “Dava, taşıma sigorta poliçesine dayalı rücuen tazminat istemine ilişkindir. Yeni bir mahkeme kurulurken o mahkemenin kuruluş yasasında zaman  gününden önceki uyuşmazlıklara bakacak mahkemelerle ilgili özel bir düzenleme bulunmadığı takdirde her uyuşmazlık, meydana geldiği tarihte bu işe bakacak olan mahkemece çözümlenecektir. Her dava, açıldığı koşullara göre görülüp sonuçlandırılacaktır. Denizcilik İhtisas Mahkemelerinin kurulmasını öngören 5136 sayılı Yasada, görülmekte olan davaların Denizcilik İhtisas Mahkemesine devri ya da görevsizlikle gönderilmesi yönünde bir düzenleme mevcut değildir. Uyuşmazlığın çözümleneceği mahkeme, uyuşmazlığın doğmasından önce kanunen belli olan Asliye Ticaret Mahkemesi olup, dava tarihinden sonra kurulan ve faaliyete geçirilen İstanbul/Denizcilik İhtisas Mahkemesinde davaya bakılması olanaklı değildir.

 

[29] 1926 tarihli TK zamanında da ticarî bir davanın, ticaret mahkemesinin mevcut olduğu yerlerde asliye hukuk mahkemesince karara bağlanması halinde bu karar, görev bakımından resen bozulmaktaydı [bu hususta bkz. Yarg. İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu, 11.10.1976, E. 5, K. 5 (YKD, 1977, C. 3, S. 1, s. 7)].

 

[30] 6335 sayılı Kanurîa İlişkin Adalet Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 303, s. 13)

 

[31] Bu hususta bkz. Adalet Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 303, s. 11)

 

[32] Adalet Komisyonu Raporu (S. Sayısı: 303, s. 13-14).

 

[33] Bu yollama, 12.1.2011 tarih ve 6100 sayılı HMK'ya yapılmış sayılır (md. 447/2'ye bkz.).

 

[34] Bu yollama, 12.1.2011 tarih ve 6100 sayılı HMK'ya yapılmış sayılır (md. 447/2'ye bkz.).

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Öne Çıkanlar

COVİD-19’UN İŞYERİ KİRA SÖZLEŞMELERİNE ETKİSİ

May 29, 2020

1/10
Please reload

Önceki Yayınlar

May 22, 2019

September 17, 2016

Please reload

Arşiv
Please reload

Etikete Göre Ara